Türkiye’nin İklim Değişikliği Politikaları ve Uygulamaları

İklim Değişikliği Süreci ve Türkiye

Mehmet Özdağ – Elektrik Mühendisi

mehmet.ozdag@emo.org.tr

Bu makale EMO 46 Olağan Genel Kuruluna sunulan Enerji Raporunun; ELEKTRİK ÜRETİMİ AÇISINDAN ÇEVRE KİRLİLİĞİ VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ KONULARINA İLİŞKİN DURUM bölümü güncellenerek hazırlnmıştır.

Makaleye başlarken Yeşil Ekonomi web sitesinin 28 Eylül 2018 tarihli bir haberi üzerinden konuyu ele almak gerekmektedir;

Son Avrupa ülkesi de Paris İklim anlaşmasını onayladı. 2015’in Aralık ayında 194 ülke ve Avrupa Birliği’nin oluşturduğu 195 yönetim tarafından imzalan

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Süreci

İklim değişikliği olgusu uluslararası düzeyde ilk olarak 1994 yılında yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) kapsamında ele alınmıştır. Bu sözleşmenin sonucu olarak ortaya çıkan ve gelişmiş ülkelere sera gazı salımlarının sınırlanması ve azaltılması noktasında yasal olarak bağlayıcı yükümlülükler getiren Kyoto Protokolü ise 1997 yılında imzalanmış,16 Şubat 2005 tarihinde de fiilen yürürlüğe girmiştir.

İklim değişikliğinin ortaya çıkmasında tarihsel sorumluluğu bulunan ülkeler ve o zamanki OECD’ye üye ülkeler gelişmişlik düzeylerine göre sözleşme ekinde “EK-I ve EK-II” şeklinde tanımlanmıştır.

  • EK-I listesi; sanayileşmiş ülkeler ile pazar ekonomisine geçiş sürecinde olan ülkeleri,
  • EK-II listesi ise sanayileşmiş ülkeleri içermektedir.

EK-II listesinde yer alan gelişmiş ülke tarafları, EK-I listesinde yer alan taraflardan farklı olarak, gelişmekte olan ülkelere (EK-I dışı ülkeler) sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmelerine yardımcı olmak, finansal destek sağlamak ve teknoloji transferi yapmak gibi yükümlülüklere sahiptir.

Türkiye, 1992 yılında imzaya açılan BMİDÇS’nin orijinal metninde hem Ek-1 (tarihsel sorumluk), hem de Ek-2 (maddi sorumluluk) listesinde yer almıştır. Türkiye 1995 yılında gerçekleştirilen Birinci Taraflar Konferansı’ndan (COP 1)  2000 yılında gerçekleştirilen COP 6’ya kadar geçen sürede OECD üyesi olmakla birlikte gelişmiş değil, gelişmekte olan bir ülke olması nedeniyle BMİDÇS’nin Ek’lerinden çıkmak için girişimlerde bulunmuş ancak bunu başaramamıştır.

Fas’ın Marakeş kentinde 29 Ekim-6 Kasım 2001 tarihlerinde yapılan COP 7 Türkiye’nin Ek II’den çıkarak özel koşulları tanınmış Ek I ülkesi olarak BMİDÇS’ye taraf olma isteği kabul edilmiştir. 24 Mayıs 2004 tarihinde de Türkiye resmen sözleşmeye katılan 189. taraf olmuştur. (Şekil 1)

Paris İklim Anlaşması ve Uyum

Paris Anlaşması; 2020 sonrası iklim rejiminin genel çerçevesini oluşturmak üzere, 12 Aralık 2015’de karara bağlanmış, 4 Kasım 2016 tarihinde de yürürlüğe girmiştir.

Anlaşmanın; sera gazı azaltımı, iklim değişikliğine uyum, finans, teknoloji geliştirme ve transferi, kapasite geliştirme, şeffaflık ve gözden geçirme gibi konuların uygulanmasına yönelik kararlara ilişkin müzakereler ile 2020 yılı sonuna kadar netleşmesi beklenmektedir.

Küresel sıcaklık artışının 2°C’nin altında tutulması ve mümkünse 1,5°C ile sınırlandırılması, Paris Anlaşması’nın öne çıkan maddelerinden biri olup bu kapsamda ülkelerin Paris İklim Zirvesi öncesinde küresel sıcaklık artışına sebep olan sera gazı emisyonlarını azaltmayı taahhüt ettikleri ulusal katkı beyanlarını BMİDÇS Sekreteryası’na iletmeleri ile süreç devam ettirilmektedir.

Ancak Paris Anlaşması ile 2010’da 48 milyar ton olan salımların 2030’da 55 milyar tona çıkartılması daha fazla kömür, petrol ve doğalgaz ile mümkün olacağı eleştirilerini ve düşük karbonlu ekonomilerden yüksek karbonlu ekonomilere bir karbon kaçağı olduğunu ve devam edeceğini göstermektedir.

BMİDÇS’de gelişmişlik düzeylerine göre EK-I, EK-II ve EK-I Dışı şeklinde yapılan ülke sınıflaması yerine Paris Anlaşması’nda  “gelişmiş ülke”  ve ”gelişmekte olan ülke” ifadeleri yer almıştır; ancak, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin hangileri olduğuna ilişkin net bir bilgi bulunmamaktadır.

Türkiye özellikle 2020 yılı itibariyle Paris Anlaşması’nın uygulamaya alınması ile birlikte “Yeşil İklim Fonu” GCF tarafından gelişmekte olan ülkelere sağlanması planlanan yıllık 100 Milyar Amerikan Doları tutarındaki fondan yararlanmak istemektedir.  Ancak EK-I listesinde yer alması sebebiyle, fon pastasını paylaşmayı istemeyen başta Çin ve Brezilya olmak üzere G77 ülkelerinin karşı çıkmaları nedeniyle EK-II listesinde yer alan ülkeler tarafından sağlanan kapasite geliştirme, finansman ve teknoloji geliştirme ve transferi olanaklarından yararlanamamaktadır.

Türkiye, Yeşil İklim Fonu’na tam üyelik ısrarı halen müzakere sürecinde olmasına ve 22 Nisan 2016’da büyük bir törenle imzaya açılan Paris Anlaşması’nı imzalayan ilk 195 ülke arasında yer almasına rağmen, halen anlaşmayı TBMM’den geçirmemiş ve onaylamamıştır.

Türkiye’nin İklim Değişliği Politikaları ve Uygulamaları

BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Ek-1 ülkeleri arasında uzun uğraşlar sonucu yer alan Türkiye, diğer EK-1 ülkeleri ile birlikte 2004 yılından bu yana her sene Ulusal Envanter Raporu’nu BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekreteyası’na teslim ederken, Ulusal Bildirim Raporu’nu 2007’de teslim etmiştir. İkinci Ulusal Bildirimi ise seragazı salım projeksiyonu verilmesine gelen itirazlar nedeniyle hariç tutularak iletilmesi kararına rağmen Sekretaryaya henüz iletmemiştir

Ek-I listesinde yer alan Türkiye’nin durumu, listede yer almayan ülkelerin bile gerisinde kalmıştır. Ek-I dışı 87 ülke, 14 Nisan 2013 itibariyle İkinci Ulusal Bildirimi Raporu’nu teslim etmiştir. Benzer şekilde 2009 yılında Kopenhag’da gerçekleşen 15. Taraflar Konferansı çıktısı olan Kopenhag Uzlaşması kararları çerçevesinde;

  • Gelişmiş ülkelerin yer aldığı Ek-1 ülkeler için seragazı salımlarında azaltım,
  • Ek-1 dışı ülkelerin yer aldığı gelişmekte olan ülkelerden artıştan azaltım,
  • Az gelişmiş ve risk altındaki ülkelerden de gönüllü projelerinin teslimi,

140’tan fazla ülkenin, yukarıda belirtilen şekilde taahütlerini iletmesine rağmen, Türkiye azaltım ya da artıştan azaltıma dair herhangi bir hedef sunmadığı gibi, herhangi bir bildirimde de bulunmamıştır. Bu durum dikkate alındığında, Türkiye’nin sürecin ne kadar gerisinde olduğu anlaşılmaktadır.

Türkiye ise BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne 2004’de, Kyoto Protokolü’ne ise 2009’da taraf olmasına rağmen, taraf olduktan 3 yıl sonra, 2012 yılını “Kömür Yılı” olarak ilan etmiştir.

Türkiye’nin fosil yakıt ısrarı ve yeşil iklim fonu talebi çelişkidir.

Türkiye kamu kaynakları ile kömüre yatırım yapma kararlılığından vazgeçmeyip, aynı zamanda iklim finansmanından faydalanmak için pazarlık yapmaktan geri durmayan bir durum sergilemektedir.

Sadece 2016 yılında kamu kaynaklarından kömür santrallerine aktarılan kaynak ya da verilen muafiyet 2 Milyar TL’yi aşmış durumdadır. 1,31 milyar dolarlık ithal türbin ve aksama teşvik kapsamında gümrük vergisi muafiyeti getirilmiştir.

Yerli kömürle çalışan santrallar için 2016 yılı piyasa ortalaması 14 krş/kwh iken, 18,5 krş/kwh’dan alım yapılmış, 2018 yılı için 20.8 kr/ kWh bedel üzerinden alım garantisi verilerek, bu bedelin her yıl enflasyon oranında artırılması garantisi verilmiştir.

Halen Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) süreçleri devam eden Akkuyu ve Sinop nükleer, Çayırhan B, Eskişehir Alpu-Tepebaşı ve Tekirdağ Çerkezköy kömür yakıtlı termik santrallarına verilen alım garantileri göz önüne alındığında; bu büyük 5 projenin tamamlanmasının beklendiği 2020-2025 yıllarından itibaren 15-20 yıl süreyle Türkiye‘nin karşı karşıya kalacağı ödeme yükü 126 milyar dolara ulaşacaktır.

Türkiye kamu kaynakları ile fosil yakıt finansmanını terk etmelidir.

Türkiye’nin kendisi ile aynı ekonomik şartlara sahip Brezilya ve Çin’in ulaşabildiği iklim fonlarına erişim isteği haklı görülebilir ancak kamu kaynakları ile kömür başta olmak üzere fosil yakıtları sübvanse eden enerji politikaları ve özel sektörün de bu yönde teşvik edilmesi iklim değişikliği ile risk altına giren ada devletleri başta olmak üzere G77 ülkelerinin de tepkisine neden olmaktadır.

Paris Anlaşması yerel yönetimlerin, demokratik kitle örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının, üniversitelerin, araştırma ve düşünce kuruluşlarının iklim değişikliği sürecine katılımlarını desteklemektedir. Türkiye’nin her türlü çevre hareketini kriminalize eden yönetim anlayışı bu tür kurumsal yapıları sürecin dışına itmektedir.

Dünyada yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği temelinde ciddi bir enerji dönü­şümünün yaşandığı, kömürden çekilme eğiliminin hızlanmaya başladığı bir dönemde Türkiye; “enerji arz güvenliği” söylemi ile fosil yakıt bağımlılığı ekseninde enerji politikalarına devam etmektedir.

Fosil bağımlısı enerji politikalarının iklim değişikliği sorununu şiddetlendirdiği, ülke kaynaklarının etkin olmayan kullanımına sebep olduğu ve uluslararası arenada Türkiye’yi yalnızlığa sürüklediği ortadadır.

İklim değişikliği, kalkınma ve enerji bağlamında sadece “arz” odaklı yaklaşımların terk edilmesi, talep tarafı yönetimine öncelik verilmesi gerekmektedir. Bu kapsamda enerji verimliliğinin sadece enerji tüketimini azaltan bir faaliyet alanı olmadığı, sera gazı emisyonlarını azaltan istihdamı artıran etkileri de göz önüne alınmalıdır. Güneş enerjisinin yaygınlaşmasında Yurttaşın Enerji Santralı (YES), enerji kooperatifçiliği, site, köy, apartman vs tüketim birleştirme çerçevesinde öz tüketim ya da şebekeye satış modelleri desteklenerek, yenilenebilir enerji dönüşümü hızlandırılmalıdır.

Hepsinden önemlisi tüm hak ve özgürlükleri engelleyen, hukuksuzluğu kural haline getiren, baskıcı tek adam yönetim anlayışı derhal sona erdirilerek, üniversitelerin, araştırma ve düşünce kuruluşlarının, meslek odalarının, çevre platformları ve STK’ların enerji politikaları bağlamında çevre ve iklim değişikliği sürecine aktif katılımları sağlanmalıdır.